Gecenin bir vakti canım sıkkın bir şekilde otururken bir
şeyler yazmanın insanı hafifleten bir şey olduğunu farketmek zaman alıyor. Bu
hafifletici etkiyi farkettiğinde ise kendini alakasız şeyler üzerine ahkam
kesersen buluyorsun. Üstelik ahkam kestiğin bu konular üzerine sahip olduğun
bilgi, o konuda ağzını bile açmamanı gerektiriyor. Böyle bir hezeyan sonucu
aklıma gelen veya bir süredir bilfiil aklımda
olupta bir anda, şimdi ortaya çıkmaya karar veren hadisenin adı kitchen
sink...
Britanya, pek çok açıdan kıta avrupasından ayrılır. Hem
kültürel yapı olarak, hem insanlarının dünyayı, şey’i kavrayış biçimi
bakımından Avrupa’dan ayrı ya da daha doğru bir bağlamda söylersek, Kıta
Avrupasında olan biteni, ondan çok daha farklı yorumlama eğilimindedir bu
Britanyalı abiler ve ablalar. İşte Kitchen Sink’te böyle bir şey.
Efendim malum olduğu üzere ikinci
dünya savaşı’nın bitişi dünya düzenin bir yeniden tanımına yol açtı. Ama burada
dünya düzeniyle kastettiğim salt politik yapı değildir. Belki politik yapının
öncülük ettiği ancak toplumun her kesimine, her katmanına
işlemiş bir yeniden tanımlama/tanımlanma
süreciydi bu. Savaş’ın daha önce görülmemiş klostrofobik hali ve yıkımı, ademoğlu’nu
şimdiye kadar kabuledegeldiklerini sorgulamaya itmesi her halde onun sanat ve
felsefe ve bunun gibi adını sayamayacağım bazı alanlar üzerinde bıraktığı en
önemli etki denilebilir. İşte böyle bir halet-i ruhiye içinde bizzat faşist bir
yönetim altında savaşı geçirmiş olan İtalyan sinemacılar, savaş’ın yıkımı ve
bunun insanlar üzerindeki etkisini toplumsal bir yapı çerçevesinde incelemek
gereği hissettiler ve dertleri sadece insanlar değil, binalar, ülkeler,
şehirler vb. insan algısının seçebildiği tüm yapıları sosyolojik temelde
incelemekti( binaların da sosyolojik incelenmesi mümkün müdür demeyin tabii ki
mümkündür.) bu yaklaşım sol görüşe daha yakın sinemacılar tarafından benimsenip
geliştirildi ve öncelikle tamamen avrupa’ya özgü bir alt-tür olarak kendini
göstermesiyle çok önemli bir işe imza atsa da zamanla tüm dünya’da yankı
bulmayı becerecekti. Bu noktada Avrupa’daki durum hakkında yeterince
konuştuğumu düşünerek kesiyorum. Yeni gerçekçi hareket başlı başına bir konu
olup oldukça detaylı bir inceleme gerektirmektedir.
Kıta Avrupa’sında durum böyleyken,
savaştan henüz çıkmış Britanya’da daha farklı olması beklenemezdi. Savaştan
fiziksel olarak en az etkilenmiş Avrupa ülkelerinden olan İngiltere’de savaşın
etkileri(tıpkı amerika gibi) daha dolaylı yollardan kendisini gösteriyordu.
İşsizlik, umutsuzluk, resesyon, babasız büyüyen çocuklar bu dönem İngiliz
gençliğini anlatmaya yardımcı olaracak sıfatlar olarak kullanılabilir.
İtalya’nın aksine İngiltere şehirleşmenin yoğun olduğu bir ülkeydi doğal olarak
İngiliz’ler Visconthi, de Sica veya Rosselini(vb.) gibi gerçekçi anlatımlarını
yeniden inşa edilen şehirlerdeki iş gücünü karşılamak üzere, kırsaldan şehre
göçen aileler gibi özelliklerin üzerine kuramazdı veya Polonya gibi savaş
süresince bir kaç defa yıkılmadığından wajda gibi savaşın kendisi üzerinden geliştiremezlerdi
bu gerçekçi dili. Ancak savaş İngiliz kültürüne bir şeyler hediye etmişti ve
bunun anlatılması gerekiyordu. Bu gittikçe biriken “anlatamama” durumuna çözüm
John Osborne’dan geldi. Osborne öyküsünü, savaş sonrası, durgunluktaki, ne
yapacağını bilemeyen İngiltere’nin ne yapacağını bilemeyen gençleri üzerine
kurmuştu. Oyunun adı “Look Back in Anger”dı ve belki de başta hiç kimse İngiliz
yazın ve sinema camiasını bu kadar derinden etkileyecek bir oyun olduğunu
düşünmemişti. Oyun tamamen üniversite bitirmiş, entelektüel bir gencin,
etrafındaki insanlarla ilişkisi üzerine kuruluydu(sevgilisi, arkadaşı,
sevgilisinin arkadaşı) ve tek bir odada geçiyordu. Ancak gencin durumu ilgi
çekiciydi, üniversite bitirmiş bir işsiz, bulduğu her işte çalışıyor, olabileceklerinin
yarısı bile olamadığının farkında olan bir adam ve aşırı öfkeli, öfkesinin
nedenleri bellidir. Kendisini gerçekleştiremeyen, hayatı bir zindan’dan farksız
olan bu adam çevresindekilere de aynı şekilde davranan hatta tepeden bakan bir
bakıma anti-kahramandır.
Oyun eleştirmenler tarafından yerden
yere vurulsa da, mükemmel gişe yapmayı başarmıştı. Hatta tiyatro salonları
önünde sıralar oluştuğu bile söylenir. Kuşkusuz ki dönemin İngiliz halkı
oyundaki karakterlerle bir bağ kurmayı becerebiliyorlardı. İşte bu, bu bağ
kurma hali, sinema için bulunmaz bir fırsattı, fırsat, üstad Tony Richardson
tarafından kaçırılmadı. Richardson, Harry Saltzman’ın da yardımlarıyla
kitchen-sink akımını ingiltere’de adeta bir okul haline getirecek woodfall
films’i kurdu ve Look Back in Anger sinemaya uyarlanmaya başladı. Başrollerde
genç oyuncular Richard Burton ve Claire Bloom oynayacaktı. Daha sonraları
önemli bir bilim kurgu yazarı olarak ünlenecek Nigal Kneale oyunu
senaryolaştırdı. Film, hem Richardson’un özgün stilini geliştirmesine hem de
kitchen-sink akımının sinemasal kurallarının yazılmasına neden olacaktı.
Richardson, sadece tek odalı bir dairede geçen oyunun fiziksel sınırlarını
biraz daha genişletti, jimmy, bu daire’nin dışında çalışırken veya geceleri müzik
yaparken de görülüyordu. Kamera hareketleri hem elde bir uyarlama senaryo
olmasından hem de Richardson’un kuşkusuz etkilendiği Rosselini gibi
sinemacıların etkisiyle durağan ancak alabildiğine körlükten uzaktı. Yani
bulunulan mekanı elden geldiğince göstermek çabasındaydı Richardson tıpkı diğer
gerçekçi sinemacılar gibi. Ancak LbiA’ı ve İngiliz yeni gerçekçiliğini diğer
türdaşlarından ayıran asıl olay, karakter tabanlı bir yapıya sahip olmasıdır.
Richardson’un derdi İtalyan öncülleri gibi panoromik bir fotoğraf çekmek
değildir. O panoromik fotoğrafın içinde bir yerde bir köşeye oturup kendi
kendine konuşan adamı göstermektir Richardson’un derdi. İngiliz yeni
gerçekçiliğini çağdaşlarından ayıran bir diğer önemli özellik ise sınıfsal
farkların ısrarla vurgulanışıdır. Ben bu özelliğin tamamen osborne’un oyunun
türü başlatan eser olmasına bağlıyorum. Her ne kadar sınıf bilincinin realist
sinemanın(o dönemde) geliştiği diğer ülkelere göre İngiltere’de daha yüksek
olduğu doğruysa da(sanayileşmiş, şehirleşmiş bir ülkeydi İngiltere savaş
sonrası bile ve en önemlisi yıkılmamıştı) belki de osborne’un oyununa fazla
değer verdiğimden böyle düşünüyorum.
Ve film tamamlandı, yayınlanmaya
başladığı andan itibaren bir çığlığa dönüştü. Kendilerini kimseyle
özdeşleştiremeyen, yalnızlaşmış, işsiz, şehirde kısılıp kalmış hisseden,
sinirli İngiliz gençleri sonunda kendilerini görebilmişlerdi. Var olduklarını
anlamışlardı. Onları yansıtan Richard Burton’un Jimmy’si artık jenerik bir isme
sahipti “Angry Young Man”, film ise dağınık bir “tek oda” da geçtiğinden
Kitchen-Sink terimine layık görüldü(aslında bu terim oyunla birlikte ortaya
çıkmıştır ancak burada biraz gerçekleri çarpıtıyorum.) artık yeni bir alt-tür
doğmuş, tamamen İngilizlere özgü bir gerçekçilik anlayışı kendisini göstermeye
başlamıştı...
LbiA’dan 3 yıl sonra 1962’de Tony
Richardson bir başka film yapmaya başladı. Alan Sillitoe’nun kendi kısa
öyküsünden senaryolaştırdığı Loneliness of a Long Distance Runner olacaktı bu
film. Film, işçi sınıfı bir ailenin en büyük çocuğu Colin Smith’in ailevi
meseleler, toplumsal yapı, fakirlik, otorite gibi sorunlarla başa çıkma çabasını anlatır aslında. Film Colin’in
bir fırın soymaya çalışırken yakalanması sonucu, bir nevi ıslah evine( aslında
orijinali amerikanca’da reform school’dur bunun ve ıslah evi’ni pek karşılamaz
ancak geçerli bir karşılık bulamadığımdan bu terimi kullandım.) gönderilmesiyle
başlar. Bu nokta’dan sonra genelde “geri-dönüş”lerle Colin’in bu eylemi neden
gerçekleştirdiği üzerinde durulur filmde. Özellikle alt-sınıf gençlerin hayatta
kendilerini bağlı hissedebilecekleri hiç bir şeyin olmadığı(aileleri dahil)
film boyunca vurgulanır. LoaLDR’ın en önemli özelliklerinden biri Richardson’ın
daha sofistike bir sinemasal anlayışa yönelişidir. Artık “geri-dönüş”ler, daha
hareketli bir kamera, farklı açılar vb.
Richardson tarafından denenmektedir. Ancak filmin asıl gücü başrol Tom
Courtenay’da yatar 59’da Look Back in Anger’da çok iyi olmasına rağmen, çok da
teatral bir performans sergileyen Burton’un aksine Courtenay karakterini
sinemaya yakışır bir dinamizm ve gerçekçilikle yorumlamış, rolün bir saniye
bile abartıya kaçmasına izin vermemiştir. Özellikle yakın çekimlerde (ki boldur
bu filmde) mimiklerini kullanırken ne kadar güçlü olduğunu ayrıyetten görürüz,
koşarken acı çektiğini hissederiz.
Burada da İngiliz yeni gerçekçiliğinin belki teknik olarak değil ama
içerik olarak tüm niteliklerini gözlemlemekle birlikte, anlatım dil anlamında
daha rafine, daha incelikli bir yönelim de görmekteyiz.
Ancak anlatım konusunda zurnanın
zırt dediği nokta Lindsay Anderson’un This Sporting Life’ı. Anderson’un filmi
tür için başlı başına bir görsel ve kurgusal manifesto. Buradaki sinirli genç
adamımız Frank Machin rolündeki Richard Harris. Rachel Roberts’ı da ev sahibesi
olarak oldukça kuvvetli bir oyuncu olarak görürüz. Machin genç ve işsiz bir
adam. Rachel kocasını kaybetmiş, odasını
zamanında Machin’e kiralamış, dul bir ev sahibi... Ancak biz filme
Machin’i evsiz ve işsiz bir adam olarak görerek başlamıyoruz. Bir Rugby maçında
Machin’in yaralanmasıyla başlıyor film. Bu noktadan sonra gerçek zamanda olan
şey, Machin’in evine ulaşma çabası ancak bu süreç içinde, zaten acı çeken ve
üzerine sürekli içen Machin’in yaşadığı “geri-dönüş”lerle veriliyor öykü. Bu
İngiliz Yeni Dalgası (ve tabii ki onun en mühim dışa vurumu Kitchen-Sink
sineması için) yepyeni bir şey. Evet geri-dönüş tekniği İngiliz sinemasında
daha önce de kullanılıyordu( Loneliness of the Long Distance Runner) ancak This
Sporting Life tüm öyküyü “geri-dönüş”ler üzerinden vererek onu, geri-dönüşü,
sinemasal bir araç olmaktan çıkarıyor, başlı başına bir anlatım yöntemi haline
getiriyordu. Üstelik Anderson’un kamerası(70’lerdeki filmlerini hatırlatır
şekilde) hareketli ve deneyseldi. Gerçekçi sinemanın “çok şey göster, çok şey
anlat, fotoğraf çek” mantığını “az şey göster, az şey anlat, olanı çek” tarzı
bir mantığa dönüştürüyordu. Üstelik tüm bunların yanında elindeki oyunculardan
ve ekipten müthiş bir destek alıyordu. Harris ve Roberts, olabilecek en
hüzünlü, en içten performanslardan birini sergiliyorlardı.
İngiliz yeni-gerçekçiliği, başta
söylediğim gibi, toplumun durumundan çok bireyin durumuyla ilgilenmiştir, evet.
Ancak bu, bireyi soyutladıkları anlamına gelmez. Birey, daha çok toplumun
içinde var olabildiği ölçüde oradadır. Yani toplumdan bağımsız, psikolojik veya
varoluşçu, soyut bir olgu olarak ele
alınmazlar. Daha çok toplumun onlara ve onların topluma sundukları ve toplumsal
olanla çatışmaları oranında ele alınırlar. Kitchen-Sink akımının bu yönü onu
hem çağdaşı yeni-gerçekçi akımlardan hem
de daha soyut akımlardan ayıran en önemli özelliğidir. Kitchen-Sink sadece üç
film ve iki yönetmene sığdıralamayacak bir akım, ben burada kendi favori
filmlerim üzerinden gittim Karel Resiz, Carol Reed, Jack Clayton, John Schlesinger
gibi önemli sinemacılar çok önemli
eserler verdiler bu konuda üstelik İtalyan ve Fransız yeni-gerçekçi(dalga)
sinemaları dışında bir Michael Powell-Emeric Pressburger etkisi var üzerinde
durmadığım hatta dahası modern etkileri var kitchen sink'in.. Amerikan sosyal gerçekçiliğine su katılmamış etkileri var ki çok
mühimdir. Bir yazı daha yazılabilir belki bu konuda....
OURLAWISLİBERTY













.jpg)






