19 Nisan 2012 Perşembe

İNGİLİZ YENİ GERÇEKÇİLİĞİ: KİTCHEN-SİNK




Gecenin bir vakti canım sıkkın bir şekilde otururken bir şeyler yazmanın insanı hafifleten bir şey olduğunu farketmek zaman alıyor. Bu hafifletici etkiyi farkettiğinde ise kendini alakasız şeyler üzerine ahkam kesersen buluyorsun. Üstelik ahkam kestiğin bu konular üzerine sahip olduğun bilgi, o konuda ağzını bile açmamanı gerektiriyor. Böyle bir hezeyan sonucu aklıma gelen veya bir süredir bilfiil aklımda  olupta bir anda, şimdi ortaya çıkmaya karar veren hadisenin adı kitchen sink...



Britanya, pek çok açıdan kıta avrupasından ayrılır. Hem kültürel yapı olarak, hem insanlarının dünyayı, şey’i kavrayış biçimi bakımından Avrupa’dan ayrı ya da daha doğru bir bağlamda söylersek, Kıta Avrupasında olan biteni, ondan çok daha farklı yorumlama eğilimindedir bu Britanyalı abiler ve ablalar. İşte Kitchen Sink’te böyle bir şey.


                                        *Kitchen-Sink akımının resimdeki önemli temsilcilerinden
                                        Jack Smith'in "Creation and Crucifixion" isimli tablosu...
Efendim malum olduğu üzere ikinci dünya savaşı’nın bitişi dünya düzenin bir yeniden tanımına yol açtı. Ama burada dünya düzeniyle kastettiğim salt politik yapı değildir. Belki politik yapının
öncülük ettiği  ancak toplumun her kesimine, her katmanına işlemiş bir  yeniden tanımlama/tanımlanma süreciydi bu. Savaş’ın daha önce görülmemiş klostrofobik hali ve yıkımı, ademoğlu’nu şimdiye kadar kabuledegeldiklerini sorgulamaya itmesi her halde onun sanat ve felsefe ve bunun gibi adını sayamayacağım bazı alanlar üzerinde bıraktığı en önemli etki denilebilir. İşte böyle bir halet-i ruhiye içinde bizzat faşist bir yönetim altında savaşı geçirmiş olan İtalyan sinemacılar, savaş’ın yıkımı ve bunun insanlar üzerindeki etkisini toplumsal bir yapı çerçevesinde incelemek gereği hissettiler ve dertleri sadece insanlar değil, binalar, ülkeler, şehirler vb. insan algısının seçebildiği tüm yapıları sosyolojik temelde incelemekti( binaların da sosyolojik incelenmesi mümkün müdür demeyin tabii ki mümkündür.) bu yaklaşım sol görüşe daha yakın sinemacılar tarafından benimsenip geliştirildi ve öncelikle tamamen avrupa’ya özgü bir alt-tür olarak kendini göstermesiyle çok önemli bir işe imza atsa da zamanla tüm dünya’da yankı bulmayı becerecekti. Bu noktada Avrupa’daki durum hakkında yeterince konuştuğumu düşünerek kesiyorum. Yeni gerçekçi hareket başlı başına bir konu olup oldukça detaylı bir inceleme gerektirmektedir.

                                        *Lindsay Anderson
Kıta Avrupa’sında durum böyleyken, savaştan henüz çıkmış Britanya’da daha farklı olması beklenemezdi. Savaştan fiziksel olarak en az etkilenmiş Avrupa ülkelerinden olan İngiltere’de savaşın etkileri(tıpkı amerika gibi) daha dolaylı yollardan kendisini gösteriyordu. İşsizlik, umutsuzluk, resesyon, babasız büyüyen çocuklar bu dönem İngiliz gençliğini anlatmaya yardımcı olaracak sıfatlar olarak kullanılabilir. İtalya’nın aksine İngiltere şehirleşmenin yoğun olduğu bir ülkeydi doğal olarak İngiliz’ler Visconthi, de Sica veya Rosselini(vb.) gibi gerçekçi anlatımlarını yeniden inşa edilen şehirlerdeki iş gücünü karşılamak üzere, kırsaldan şehre göçen aileler gibi özelliklerin üzerine kuramazdı veya Polonya gibi savaş süresince bir kaç defa yıkılmadığından wajda gibi savaşın kendisi üzerinden geliştiremezlerdi bu gerçekçi dili. Ancak savaş İngiliz kültürüne bir şeyler hediye etmişti ve bunun anlatılması gerekiyordu. Bu gittikçe biriken “anlatamama” durumuna çözüm John Osborne’dan geldi. Osborne öyküsünü, savaş sonrası, durgunluktaki, ne yapacağını bilemeyen İngiltere’nin ne yapacağını bilemeyen gençleri üzerine kurmuştu. Oyunun adı “Look Back in Anger”dı ve belki de başta hiç kimse İngiliz yazın ve sinema camiasını bu kadar derinden etkileyecek bir oyun olduğunu düşünmemişti. Oyun tamamen üniversite bitirmiş, entelektüel bir gencin, etrafındaki insanlarla ilişkisi üzerine kuruluydu(sevgilisi, arkadaşı, sevgilisinin arkadaşı) ve tek bir odada geçiyordu. Ancak gencin durumu ilgi çekiciydi, üniversite bitirmiş bir işsiz, bulduğu her işte çalışıyor, olabileceklerinin yarısı bile olamadığının farkında olan bir adam ve aşırı öfkeli, öfkesinin nedenleri bellidir. Kendisini gerçekleştiremeyen, hayatı bir zindan’dan farksız olan bu adam çevresindekilere de aynı şekilde davranan hatta tepeden bakan bir bakıma anti-kahramandır.
                                                                   *John Osborne
Oyun eleştirmenler tarafından yerden yere vurulsa da, mükemmel gişe yapmayı başarmıştı. Hatta tiyatro salonları önünde sıralar oluştuğu bile söylenir. Kuşkusuz ki dönemin İngiliz halkı oyundaki karakterlerle bir bağ kurmayı becerebiliyorlardı. İşte bu, bu bağ kurma hali, sinema için bulunmaz bir fırsattı, fırsat, üstad Tony Richardson tarafından kaçırılmadı. Richardson, Harry Saltzman’ın da yardımlarıyla kitchen-sink akımını ingiltere’de adeta bir okul haline getirecek woodfall films’i kurdu ve Look Back in Anger sinemaya uyarlanmaya başladı. Başrollerde genç oyuncular Richard Burton ve Claire Bloom oynayacaktı. Daha sonraları önemli bir bilim kurgu yazarı olarak ünlenecek Nigal Kneale oyunu senaryolaştırdı. Film, hem Richardson’un özgün stilini geliştirmesine hem de kitchen-sink akımının sinemasal kurallarının yazılmasına neden olacaktı. Richardson, sadece tek odalı bir dairede geçen oyunun fiziksel sınırlarını biraz daha genişletti, jimmy, bu daire’nin dışında çalışırken veya geceleri müzik yaparken de görülüyordu. Kamera hareketleri hem elde bir uyarlama senaryo olmasından hem de Richardson’un kuşkusuz etkilendiği Rosselini gibi sinemacıların etkisiyle durağan ancak alabildiğine körlükten uzaktı. Yani bulunulan mekanı elden geldiğince göstermek çabasındaydı Richardson tıpkı diğer gerçekçi sinemacılar gibi. Ancak LbiA’ı ve İngiliz yeni gerçekçiliğini diğer türdaşlarından ayıran asıl olay, karakter tabanlı bir yapıya sahip olmasıdır. Richardson’un derdi İtalyan öncülleri gibi panoromik bir fotoğraf çekmek değildir. O panoromik fotoğrafın içinde bir yerde bir köşeye oturup kendi kendine konuşan adamı göstermektir Richardson’un derdi. İngiliz yeni gerçekçiliğini çağdaşlarından ayıran bir diğer önemli özellik ise sınıfsal farkların ısrarla vurgulanışıdır. Ben bu özelliğin tamamen osborne’un oyunun türü başlatan eser olmasına bağlıyorum. Her ne kadar sınıf bilincinin realist sinemanın(o dönemde) geliştiği diğer ülkelere göre İngiltere’de daha yüksek olduğu doğruysa da(sanayileşmiş, şehirleşmiş bir ülkeydi İngiltere savaş sonrası bile ve en önemlisi yıkılmamıştı) belki de osborne’un oyununa fazla değer verdiğimden böyle düşünüyorum.
                                                          *Tony Richardson
Ve film tamamlandı, yayınlanmaya başladığı andan itibaren bir çığlığa dönüştü. Kendilerini kimseyle özdeşleştiremeyen, yalnızlaşmış, işsiz, şehirde kısılıp kalmış hisseden, sinirli İngiliz gençleri sonunda kendilerini görebilmişlerdi. Var olduklarını anlamışlardı. Onları yansıtan Richard Burton’un Jimmy’si artık jenerik bir isme sahipti “Angry Young Man”, film ise dağınık bir “tek oda” da geçtiğinden Kitchen-Sink terimine layık görüldü(aslında bu terim oyunla birlikte ortaya çıkmıştır ancak burada biraz gerçekleri çarpıtıyorum.) artık yeni bir alt-tür doğmuş, tamamen İngilizlere özgü bir gerçekçilik anlayışı kendisini göstermeye başlamıştı...


                                        *Look Back In Anger
LbiA’dan 3 yıl sonra 1962’de Tony Richardson bir başka film yapmaya başladı. Alan Sillitoe’nun kendi kısa öyküsünden senaryolaştırdığı Loneliness of a Long Distance Runner olacaktı bu film. Film, işçi sınıfı bir ailenin en büyük çocuğu Colin Smith’in ailevi meseleler, toplumsal yapı, fakirlik, otorite gibi sorunlarla başa  çıkma çabasını anlatır aslında. Film Colin’in bir fırın soymaya çalışırken yakalanması sonucu, bir nevi ıslah evine( aslında orijinali amerikanca’da reform school’dur bunun ve ıslah evi’ni pek karşılamaz ancak geçerli bir karşılık bulamadığımdan bu terimi kullandım.) gönderilmesiyle başlar. Bu nokta’dan sonra genelde “geri-dönüş”lerle Colin’in bu eylemi neden gerçekleştirdiği üzerinde durulur filmde. Özellikle alt-sınıf gençlerin hayatta kendilerini bağlı hissedebilecekleri hiç bir şeyin olmadığı(aileleri dahil) film boyunca vurgulanır. LoaLDR’ın en önemli özelliklerinden biri Richardson’ın daha sofistike bir sinemasal anlayışa yönelişidir. Artık “geri-dönüş”ler, daha hareketli bir kamera,  farklı açılar vb. Richardson tarafından denenmektedir. Ancak filmin asıl gücü başrol Tom Courtenay’da yatar 59’da Look Back in Anger’da çok iyi olmasına rağmen, çok da teatral bir performans sergileyen Burton’un aksine Courtenay karakterini sinemaya yakışır bir dinamizm ve gerçekçilikle yorumlamış, rolün bir saniye bile abartıya kaçmasına izin vermemiştir. Özellikle yakın çekimlerde (ki boldur bu filmde) mimiklerini kullanırken ne kadar güçlü olduğunu ayrıyetten görürüz, koşarken acı çektiğini hissederiz.  Burada da İngiliz yeni gerçekçiliğinin belki teknik olarak değil ama içerik olarak tüm niteliklerini gözlemlemekle birlikte, anlatım dil anlamında daha rafine, daha incelikli bir yönelim de görmekteyiz.
                                         *Loneliness of a Long Distance Runner
Ancak anlatım konusunda zurnanın zırt dediği nokta Lindsay Anderson’un This Sporting Life’ı. Anderson’un filmi tür için başlı başına bir görsel ve kurgusal manifesto. Buradaki sinirli genç adamımız Frank Machin rolündeki Richard Harris. Rachel Roberts’ı da ev sahibesi olarak oldukça kuvvetli bir oyuncu olarak görürüz. Machin genç ve işsiz bir adam. Rachel kocasını kaybetmiş, odasını  zamanında Machin’e kiralamış, dul bir ev sahibi... Ancak biz filme Machin’i evsiz ve işsiz bir adam olarak görerek başlamıyoruz. Bir Rugby maçında Machin’in yaralanmasıyla başlıyor film. Bu noktadan sonra gerçek zamanda olan şey, Machin’in evine ulaşma çabası ancak bu süreç içinde, zaten acı çeken ve üzerine sürekli içen Machin’in yaşadığı “geri-dönüş”lerle veriliyor öykü. Bu İngiliz Yeni Dalgası (ve tabii ki onun en mühim dışa vurumu Kitchen-Sink sineması için) yepyeni bir şey. Evet geri-dönüş tekniği İngiliz sinemasında daha önce de kullanılıyordu( Loneliness of the Long Distance Runner) ancak This Sporting Life tüm öyküyü “geri-dönüş”ler üzerinden vererek onu, geri-dönüşü, sinemasal bir araç olmaktan çıkarıyor, başlı başına bir anlatım yöntemi haline getiriyordu. Üstelik Anderson’un kamerası(70’lerdeki filmlerini hatırlatır şekilde) hareketli ve deneyseldi. Gerçekçi sinemanın “çok şey göster, çok şey anlat, fotoğraf çek” mantığını “az şey göster, az şey anlat, olanı çek” tarzı bir mantığa dönüştürüyordu. Üstelik tüm bunların yanında elindeki oyunculardan ve ekipten müthiş bir destek alıyordu. Harris ve Roberts, olabilecek en hüzünlü, en içten performanslardan birini sergiliyorlardı.

                                         *This Sporting Life
İngiliz yeni-gerçekçiliği, başta söylediğim gibi, toplumun durumundan çok bireyin durumuyla ilgilenmiştir, evet. Ancak bu, bireyi soyutladıkları anlamına gelmez. Birey, daha çok toplumun içinde var olabildiği ölçüde oradadır. Yani toplumdan bağımsız, psikolojik veya varoluşçu, soyut bir olgu olarak  ele alınmazlar. Daha çok toplumun onlara ve onların topluma sundukları ve toplumsal olanla çatışmaları oranında ele alınırlar. Kitchen-Sink akımının bu yönü onu hem çağdaşı  yeni-gerçekçi akımlardan hem de daha soyut akımlardan ayıran en önemli özelliğidir. Kitchen-Sink sadece üç film ve iki yönetmene sığdıralamayacak bir akım, ben burada kendi favori filmlerim üzerinden gittim Karel Resiz, Carol Reed, Jack Clayton, John Schlesinger gibi önemli sinemacılar çok  önemli eserler verdiler bu konuda üstelik İtalyan ve Fransız yeni-gerçekçi(dalga) sinemaları dışında bir Michael Powell-Emeric Pressburger etkisi var üzerinde durmadığım hatta dahası modern etkileri var kitchen sink'in.. Amerikan sosyal gerçekçiliğine su katılmamış etkileri var ki çok mühimdir. Bir yazı daha yazılabilir belki bu konuda....


OURLAWISLİBERTY


9 Nisan 2012 Pazartesi







G’nin YUMUŞAK KARNI CHARLİE BROWN (YA DA “Ğ”)

Bursa, eski bir şehirdir. İnsanları, sokakları, binaları... Bunu hissedebilirsiniz, tüm o kentsel dönüşümlerine rağmen kaybetmemiştir bu tarafını. Ben ise uzun süre eski bir adam olmadığımı sandım. Öyle değilim. Ama öyle olduğumu sandığım zamanlarda, yani küçükken. Ama gerçekten küçükken oldu, yani kendisiyle tanışmam, ben “gerçekten” küçükkendi. Şimdikinden daha saf olduğum zamanlar. Bursa’da bir sönmez pasajı vardır. Burayı bilenler bilirler. Kitap cenneti(ydi)dir burası. Her türlü kitap  ve dergiye ulaşılabilir. Eski, yeni, orijinal, kaçak... Yani bir zamanlar daha bir böyleydi şimdilerde daha çok ösym sınav koordinasyon merkezi gibi çalışıyor. İşte Sönmez’in bu zamanlarında, ailecek oraya gidiyoruz. İtaatkar ve sessizim.Beceriksizliklerimin ucundan kıyısından farkına varmaya başladığım bir dönem. Bir zamanlar üzerimde taşıdığım o yaman halimden eser yok. Kendime yeni bir karakter biçmekle meşgulum. Neyse, Sönmezdeyiz büyük  ihtimalle abimle ilgili bir durum, ona bir şey alınacak. Bir süre gezinip üst katta bir dükkana giriyoruz. Kitabevi demiyorum çünkü bahsettiğim yerde daha çok bir esnaf geleneği vardır her ne kadar bahsedilen dönemde bahsedilen mekan metalci gençliğin takıldığı bir mekan da olsa sımsıcak bir ortamı vardı hala da öyle ya da ben öyle olduğuna inanmak istiyorum. Dükkana giriyoruz, bizimkilerden ayrılıyorum, o zamanlardan beri çokça yaptığım bir şey bu “bizimkilerden ayrılma çabası”, kendimi ne olup bittiğini anlamadan çizgi romanların bulunduğu bölümde buluyorum. O  zamanlar çizgi romanlarla çok ilginç bir bağ kurmuş durumdayım. Onları almaktan ve resimlerine bakmaktan müthiş bir haz duyuyorum ama okumaktan değil. Okumaktan nefret ediyorum. Tiksiniyorum. Şimdi anlıyorum ki yalnızlığın gerçek anlamına nail olamamışım o zamanlar. Çizgi romanların önündeyim. Müthiş bir iştahla önümde uzanan farklı renklerdeki bu kartonlar üzerinde gözlerimi gezdiriyorum. Birini almayı kafama koymuş olmalıyım ki bu iştah bir saniye azalmadan kendisini gösteriyor, gözlerim, çeşitli renklere sahip kartonlar üzerinde hızla geziniyor. Resimleri güzel olmalı, zaten çoğunlukla siyah beyaz oluyorlar. Sonunda onu görüyorum mavi bir fona öylece yerleşmiş bir kulübe, üzerinde umursamaz ve bembeyaz bir köpek, yanında küçük, sarı bir kuş, o mavi kapağın gökyüzü olduğunu şimdi anlıyorum, kulübenin altı yeşil çünkü. Çimenler! Mavi kısımda köpekle aynı beyazlıkta bulutlar, bulutların bir bölümünü bir yazı kapatıyor “SNOOPY’nin MACERALARI”. Elime alıyorum, kalın üstelik! Hızlıca sayfalarını çeviriyorum. Resimleri hoşuma gidiyor. Üstelik daha önce gördüm bunu. Tam olarak hatırlamıyorum ama resimler yabancı değil, özellikle köpek. Mutlu hissediyorum. Kitap elimde. Alıyoruz. Mutluyum. Charlie Brown ile ilk defa böyle tanıştım. Üstelik kitabı okumuştum da bu sefer, kısmen de olsa bir ilkti bu, üstelik hoşuma da gitmişti. Bu sarı tişört’lü kel çocuk, bana benziyordu. Annesini veya babasını göremiyordum, yalnızdı, kimse tarafından gerçekten sevilmiyordu, sadece başkalarının çıkarları için kullanılıyordu, tek dostu battaniyeli ve kırmızı tişörtlü bir başka kelleşen çocuktu. Üstelik çocuğun kendisi de bunların farkında olmakla, görmezden gelmek arasında gidip geliyordu. Yalnızlığından hem nefret ediyor, hem de ona bayılıyordu. Yalnızlığı bir bakıma kendini ifade ediş biçimi haline getiriyordu. Aradan yıllar geçtikten sonra daha çok ortak yönümüz olduğunu keşfettim, beceriksizliğimiz, sakarlığımız, kızıl saçlı küçük kızlardan hoşlanıyor olmamız, olmadık yer ve zamanlarda salakça gülüyor olmamız, yalnız başına yürümekten hoşlanmamız, spora yatkın olamayışımız vb. gibi uzayan, uzadıkça ilginçleşen bir benzerlik. Kitabı okudukça bu çocuğa karşı saplantılı bir yaklaşım sergilemeye başladım. Hatta kendimi onun gerçek dünyadaki tezahürü gibi görür oldum. Hala haksızlık ettiğimi düşünmüyorum. Sonra kendisiyle daha çok karşılaştım. Büyüdükçe. Çizgi filmleri tam bir devrimdi benim için, artık sesini de duyabiliyordum hepsinin, her karakterin! Charlie brown mesela; çatlak, korkak bir sesi vardı, bir şeyi söylemezden önce 40 defa düşünen biri... Böylece daha da yaklaştım ona, hayatının bütün olarak hüzünlü bir havası vardı, bir noktada benimkinin de öyle olacağını düşündüm(veya belki de anladım) ve o anda aynı şeyleri hissettiğimizi düşündüm. O bir çizgi filmde de olsa, gerçek olmasa ve onu başka biri seslendiriyorsa da ve o zamandan tüm bunların farkında olsam bile aynı şeyleri hissediyorduk! Biliyordum bunu! Hala da biliyorum, hala spor yapmayı beceremiyorum, hala beceriksiz ve sakarım, hala konuşmadan önce 40 defa düşünüyorum, hala kızıl saçlı kızlara aşık oluyorum ve hala yalnız hissediyorum, yalnız olmasam bile ve bu gereksiz bir kaç satırı okuma ihtimali olan 2-3 kişiyi hala önemsemiyorum(ki deli gibi önemsiyorum yüzsüzce bir yalan bu!), hem yalnız olup nasıl mutlu olunabilir onu bulmaya çalışıyorum. Gliserin, senin g’nden istiyorum.




OURLAWISLIBERTY





13 Şubat 2012 Pazartesi

Elephant 6 #1

En bir sevdiğimiz, internet aracılığıyla tanıdığımız konusunda yalan söylemeyeceğimiz ancak aynı içtenliği kendilerini sevmekte de fazlasyıla gösterdiğimiz elephant 6 kollektifi( ki değil aslında kollektif falan) üzerine bir kaç bir şey yazacağım parça  parça. barındırdığı gruplara, o grupların bazı albümlerine falan değineceğim amma hepsinden önce bir giriş yazmak lazım gelmekte işte elephant 6 #1 başlıklı bu dilsel hezeyanımız bu giriş niteliğini karşılayacaktır umudundayım.


Aslında bu rahatsız, depresif abilerimin kökeni amerikanın louisiana adı verilen eyaletinin ruston şehrine dayanıyor. zira bu şehrin yerlisi olan jeff mangum kişisi yine ruston yerlileri  Will Cullen Hart, Bill Doss ile oraya çocukluğunda taşınan Robert Schneider kişisiyle benzer bazı özellikler taşımaktadır. bu "benzer" özelliklerin en belirgini 60 ların beatles vari pop/rock sesine duydukları hayranlıktır aynı dörtlü dönemin (dışlanmışlarının) "havalı" müziği olan punk müziğe de ortak bir sevgi beslediklerinden çabucak kaynaşır, dost olur, albüm falan değiş tokuş etmeye başlarlar. lise dönemlerinde 4 track recording denilen yani alakasız kayıtların bir potada eritilmesiyle oluşan ve 60'ların saykodelik müzik yapan "çocukları" tarafından bolca kullanılan hadise ile deneyler yaparlar. bundan sapıkça bir haz alırlar. birlikte çeşitli gruplar kuran bu gençlerin yolu lise bitiminde ayrılır. zira üniversite denen kabus gençlerin başına çökmüş, shneider denver'a üniversiteye eğitimi almaya giderken mangum ve doss beraberce athens denilen (georgia eyaletinde bir amerikan şehri) ve acayip folk şarkıcılarını barındıran bir şehre(vic chesnutt, elf power, lambchop) göçmüşler hart ise schneider ile birlikte denver'da üniversite hayatına atılmıştır(mangum daha sonra athens'e gidişini ve vic chessnut ile tanışmasını hayatımı değiştiren olay diye tanımlamış) mangum ve doss athens'te synthetic flying machine isimli bir grup kurarken, schneider ise denver'da edindiği yeni arkadaşlarıyla(ve hart ile) apples in stereo grubunu kurmuş ve ilk defa elephant 6 fikri ortaya çıkmış. zira grubun ilk ep'si elephant 6 amblemiyle grup tarafından kendi olanaklarıyla yayınlanmıştır. schneider daha sonra elephant 6 isminin hart tarafından ortaya(kollektifin amblemini de hart çiziktirmiştir) atıldığını recording company ekinin kendine ait olduğunu söyleyecektir.

                                      *Elephant 6'in ilk yayınladığı "şey" olan apples in stereo
                                                               ep'si "tidal wave

Apples in stereo ile tidal wave'i yaptıktan sonra Hart, Mangum ve Doss'un yanına Athens'e geçer ve Synthetic Flying Machine'e katılır. Bu noktada grup ismini değiştirerek Olivia Tremor Control adını alır ve California Demise ep'sini yayınlarlar. Böylece E6 logosu ikinci defa bir başka grubun kaydında gözükmektedir.

                                          *Olivia Tremor Control- California Demise

Bu iki kaydın da gözden kaçmayan bir kaç noktası vardır bu noktalardan en önemlisi mangum'un sonradan fuzz-folk olarak koyacağı 60'ların pop sesini ve vokal tarzını loop ve 4 track dönemlerinden kalan ve üst üste binen sesler diyebileceğimiz tarzda bir deneysellikle harmanlayan kendine has sesleri ve özellikle üflemeli çalgılara olan sapıkça bağlarıdır. hemen tüm E6 kaydında şuradan veya buradan bir üflemeli sesi gelir bu tromper olabilir, flüt olabilir, saksofon olabilir ama oradadır. California Demise ep'sinden sonra Mangum Olivia...'dan ayrılarak Ê6'nın bugün en "bilinen" meyvesi olan Neutral Milk Hotel'i kurdu ve single'lar ve ep'ler yayınlamaya başladı.

                                                          *Neutral Milk Hotel-Everything Is

Aynı dönemde bu dört adam ve kurdukları gruplarla aynı anlayışı paylaşan başka genç adam ve kadınlar da Ê6'ya yaklaştılar. Ve onlar da kollektif altında ep'ler ve single'lar yayınlamaya başladılar. Elf Power, Beulah, The Music Tapes gibi gruplar bu fuzz-folk hadisesinin sürekli yeni el değmemiş taraflarını keşfetmeyi başardılar ve kollektifin fikir babalarının arkasında kalmamayı(hatta bazen önüne geçmeyi) becerdiler.

                                                         *Elf Power- The Winter Hawk EP

Aslında E6'nın kollektif olarak anılmasının nedeni ilgi çekmeye başladıkları 90'ların başı ile ortaları arasında bir yerde rolling stone dergisi kendileriyle röportaj yapmaya kalktığında dergiyi alaya alma çabalarının bir ürünüdür. Şöyle ki röportajı yapan kimse(artık) elemanlara sizin bir arada yaşadığınız, aynı evde yaşadığınız falan söyleniyor doğru mudur kabilinden bir soru sorunca ciddiye alınmayacağını düşünerek elemanlardan birinin evet biz aslında bir müzik kollektifiyiz, yataklarımızı bile paylaşıyoruz falan gibi yersiz bir esprisi ve bu esprinin dergi tarafından yutulması sayesinde ortaya çıkmış güzel bir yanlış anlaşılmadır.


E6'nın bir diğer güzel özelliği hiç bir zaman lp yayınlamamış olmasıdır. E6 ile çalışan bütün gruplar ep ve single'larını kollektif altında çıkarmış ancak çok ilgi çektiklerinden olsa gerek albümlerini çıkarmak için daha büyük şirketlere yönelmişlerdir. E tabii durum böyle olunca E6 yavaş yavaş o "kollektif" özelliğinden kopmuştur zira çekirdek grupları bile başka şirketlerden albüm çıkarmakta E6 ise hiç bir şey yayınlamamaktadır böylece 90'larda bir yerlerde sessiz sakin hayatına son vermiştir E6 ama son zamanlarda güzel bir şey oldu ve yeniden aktif hale geldi fil altılısı. hatta en baba dört elemanını içinde bulunduran bir "orkestrayla" Amerika yollarına düştü yine ep'ler yayınlamaya başladı. Çok yaşayın filler ordusu!!!



Kollektif bünyesindeki gruplar ve albümler üzerine yazılar da gelecek esen kalın....

OURLAWISLIBERTY



9 Şubat 2012 Perşembe

Olamayacak Filmi, Olmayacak Hale Getirme Rehberi: Cowboys and Aliens




Evet! Film bu! Ve evet biliyorum üzerine bir şeyler saçmalamak için biraz geç. Ancak henüz yeni izleme fırsatı bulduğumdan ve içimi fazlasıyla sinemasal bir öfkeyle doldurduğundan saçmalamadan edemeyeceğimi anladım.

Cowboys and Aliens bir süredir bekleniyordu, proje ilk piyasaya düştüğünde hepimiz ne kadar uçuk bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu anladık. Çocukluk kahramanlarının birleşmesiydi gerçekleşen E.T(The Thing gibi gelebilir filmi izlemeyen kimselere ama inanın E.T) spagetti westernler'le buluşuyordu. Az şeymiydi, İyi-Köyü-Çirkin, Sabata üçlemesi vb. ile büyüyen bizler için tabii ki değildi. Daha sonra fragmanı geldi. (Bir Western için fazla yapay duran)Renkler dışında iyi görünüyordu. O çılgın fikrin iyi uygulanırsa ne kadar iyi olabileceğinin hayaliyle izlemiştik fragmanı... Ancak tüm bu iyi niyetli çabalarım aslında bir şeyi(aslında bir kaç) atlamıştım. senaryo'yu yazan ekip transformers'a tecavüz eden abilerdi... Ben bunların farkında olmadan film gösterime girdi izleme fırsatı bulamadım, bir süre sonra unuttuğumu sandımsa da bir gün karşıma "d(e)v(e)d(e)"si çıkınca hiç zaman kaybetmeden yeniden hatırladım hatta bununla kalmayarak satın da aldım.


Filmin belli bir konusu yok onun için bundan çok uzun bahsetmeyeceğim ama diyebiliriz ki (kovboy olduğuna inanmamız için bin dereden su getirmesi gereken) bir kovboy var, geçmişini hatırlamıyor, kolunda alışılmışın dışında bir bilezik var. bileziğini ve olmayan diğer şeylerini alarak bir kasaba bulana kadar yürüyor, bulduğu kasaba'da ise korkak kasaba insanları ve o insanları baskı altına almış pro-kapitalist bir amca(harrison ford) var        bir kaç olay gelişiyor, bizim kovboy olmayan kovboy, pro-kapitalist amcanın şımarık oğluna bulaşıyor, ikisi de tutuklanıyor, pro-kapitalist amca oğlunu kurtarmaya geliyor tam bu sırada kasabaya uzaylılar saldırıyor. evet konu bu.  sonrası daha çok serbest formda bir sanat filmi!!!!



Öncelikle şunu haykırmak istiyorum sevgili holivudlu film yapımcısı(burayı benim dışımda kimsenin okumadığını bilerek) kuzeyli kovboy olmaz! İtalyan olur, Yunan olur, Türk olur, İspanyol olur ama İngiliz olmaz sevgili holivud yapımcısı! Evet anlaşılacağı üzere Daniel Craig isimsiz kovboy amcaya(ismi vardı sanırım ben unuttum) olmamıştır. olamamıştır. Soğuk nevale bir kovboy, hayır tamam clint eastwood'da sessiz sakindi (ki kendisini hiç sevmem favorim her zaman lee van cleef) ama o soğuktan çok havalı bir herifti sigarayı falan tüttürüşüyle... ve öyle buz gibi önüne bakmazdı. Daniel Craig çok iyi oyuncu elinden geleni de yapıyor yalan söyleyemem ama olmamış İngiliz bir adam gitmemiş kovboy rolüne. İkinci "kişimiz" filmin en zorlama karakteri Ella'yı oynayan(dünyadaki adı bu aslen çok fantastik bir yaratık kendisi isimsiz falan) Olivia Wilde ablamız. Rolü o kadar kötü yazılmış bir rol ki kendisi hakkında yorum yapmamayı seçiyorum ama o rol olduğundan daha az sırıtıyorsa herhalde Wilde ablam iyi oynamıştır. Son başrolümüz büyük saygı sevgi duyduğumuz Harrison Ford abimiz. ki kendisi normalde kıçımızı dönerek izle(meye)yeceğimiz prototipin dikalası pro-kapitalist kasabalı amca rolünü yüzümüzü dönük izlememizi sağlamasıyla yine ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu göstermekte.



Şimdi gelelim zurnanın zırt dediği yeree... Sevgisiz ve Saygısız  Jon Favreau. Şimdi bu kardeşimiz İron Man serisiyle yönetmen olarak kendisini iyice kabul ettirdi amenna. İron Man'leri ben de zevkle(hayranlıkla olmasa da) izlemiş bir adamım(orada iyi senaryo, çok iyi bir aktör vardı ama) ancak bu filmdir ki Favreau kişisinin gavurun "wonder kid" dediği şey olmadığının anlaşılmasını sağlayacak(tır) umarım. Zira bu film flashback denen hadisenin son zamanlarda gördüğüm en rezil kullanımlarından birine şahit olmamı sağladı bu film ve (dahiyane) senaryosu aslen bu flashback hadisesine dayandığından ana karakter'in geçmişini hatırlaması olayların çözümünde çok önemliydi. Ancak Favreau o kadar eline yüzüne bulaştırmış ki bu işi neyin ne olduğunu çözdüğümüzde dahi bu "geri dönüş"leri birbirine bağlayamıyoruz üstelik bu "geri dönüş"lerin filmde hemen hiç bir amaca hizmet etmiyormuş gibi bir hali var. oradalar. bir önemleri olduğunu düşünüyoruz. Peki sonuç...Hiç bir şey. Olmayan konuyu açık etmemek için çok anlatmıyorum ama kimin kim olduğuyla hemen hiç alakası yok bu geri dönüşlerin sadece film içinde belli bir anın(o an'ı yazmıyorum) daha etkili olması için oradalar gibi geldi bana. Favreau abimin hataları öyküyü bu "kötü" yorumlamasıyla kalmıyor rezalet renkleri ile western denen şeye bir gıdım benzemeyen bir ortamda buluyorsunuz kendinizi sanki bir heidi filmi çekiliyormuş da bu çekimin yapıldığı sete kovboy şapkalı ve atlı bir grup adam bırakılmış gibi gereksiz, gerçeklikten uzak bir renk cümbüşü(üstelik göz de yoruyor mavi renkten nefret ettim!). öyle gereksiz abartılı bir renk kullanımı. ne yeşiller doğal ne sarılar. aynı yapaylık başımızın belası cgi efektlerde de kendini gösteriyor. kopyalanıp yapıştırılmış gibi duran uçaklar tarafından kovalanıyor kovboylarımız uzun bir süre.



Evet gördünüz değil mi? Uzaylımız bu. Kabuklu bir balık insanımsı ama "dünyalı kılığındaki belirsiz uzaylı ancak dünyadaki adı ella swanson olan abla"ya bakılırsa bunlar öncülermiş. Belki orjinalleri daha korkutucudur! İşte bu tasarımlar filmi etkileyen bir başka sorun. Sonuna kadar bekliyoruz açıkça şu yüzü görebilmek için. Sonuç ne. Kabuklu bir balık insanımsısı! Bahsetmeyi unutuyordum bu arada filmde bir sürü holivud klişesi de eksik kalmıyor. Kızılderililerimiz var, beyaz Amerikalıyla başta muntazaman anlaşamamakla birlikte "orak çıkar ilişkisi" sonucu(filmdeki pro kapitalist bir amca olduğunu söylemiş miydim?)  uzun, sevgi ve barış dolu bir ilişki başlıyor beyaz adamla kızılderili arasında. üstelik bu barış filmin sonundaki gereksiz uzunlukta ve uzun olduğu ölçüde saçmalıktaki "son savaş" sahnesinde öyle kör gözümüzü daha da kör etmek istercesine parmak münasebetiyle sokuluyor ki yapaylıktan nefessiz kalmamak çok zor. tabii ki filmin sonunda herkes kurtuluyor ancak ölüp, ateşler içinden tekrar doğan akıl almaz yetenekli "dünyalı kılığındaki belirsiz uzaylı ancak dünyadaki adı ella swanson olan abla" dışında. Bu arada yol üzerinde uzaylıların altın toplamak için dünyaya geldiğini anlıyoruz bu nokta filmdeki harcanan potansiyeli tekrar görmemi sağladığı bu kadar ciddi yaklaşılmasayı mükemmel bir western hicvine dönüşebilirdi film (özellikle stüdyo tarzı bol önyargılı ve önkabullü ve ön herşeyli olanlara) ama bunun için robert rodriguez gibi çekinmeden saçmalayacak ve bu saçmalamak içinde politik hem de sinemasal bir tavır alabilecek cesarette ve manyaklıkta yönetmenlere ihtiyacımız var sanırım favreau gibi 2000'lerde hem görsel hem içerik olarak kendisini felaket şekilde tekrarladığı halde müthiş cilalandığından ve (içi boş ama) büyük kelimeler söylediğinden saygı gören amerikan bağımsız sinema'sının arkasına saklanarak tekdüze olan, stüdyo klişelerini tekrarlayan, üstelik sinemasal hiç ama hiç bir varlık göstermeyen yönetmenler değil!(benzer bir örnek için peter berg'e bakabilir ve jon favreau'yu alıp kendisine vurabilirsiniz)


ileride daha önemli yönetmenler ve filmleriyle ilgili yazılar yazacak olmanın iç rahatlıyılya esen kalınız diyebilirim artık (benden başkası varsa eğer burada tabii)








OURLAWISLIBERTY



8 Şubat 2012 Çarşamba

LAMBCHOP YAYLANARAK DÖNÜYOR!!






Son albümünü 4 yıl önce yayınlayan(OH) Lambchop 4 yıl aradan sonra yeni albümü Mr. M'i tamamladı. Şu sıralar turne ve promosyon işleriyle uğraşıyorlarmış. Şimdi oturup bu adamlar üzerine yazabileceklerimi düşünüyorum. Kurt Wagner diye bir adam var. Biraz psikopat kendisi. Depresif şeyler karalamaktan pek bir hoşlanıyor. Neden sonra Nashville'in country müziğin en içine etmiş grubunu kurmaya karar veriyor. Ancak şöyle bir şey var ki aslında böyle bir grup yok! Lambchop Wagner etrafında toparlanan kollektif bir yolgeçen hanı gibi daha çok. Hayır adamların tüm albümlerinde de en azından 20 müzisyen mutlaka hazır ve nazır bulunuyor. Kendileri ülkemizde daha çok Vic Chessnut ile yaptıkları albümle (Salesman and Bernadette) tanındılar başlarda ama sonra internetin hikmeti olsa gerek ( en azından benim için öyle ) buralarda da tanınır oluverdiler( Ekşisözlükte 3 sayfa  az mı be! Tabii tanınıyorlar!) hatta benim haberim olmadan babylon'a da uğramışlar ki pek üzüldüm bir kaç yıl sonra öğrenince. Is a Woman'dan sonra biraz kopmuşlardı Nixon'un bol yaylılı ve Nixon öncesinin yoğun country'li seslerinden daha bi derinden ilerleyen daha bi  Wagner abinin sesini, sözlerini ön plana çıkaran bir sese yönelmişlerdi Kİ Mr. M'in haberi yayılıverdi. Üzerine bir de Kurt Wagner modern Sinatra gibi lakırdılar edince heyecanlanmadan edemedim. Oturup beklemeye internetten yığınla sızdığı iddia edilen virüslü dosyalar falan indirmeye başladım. Olmadı. Bir türlü ulaşamadım Mr. M'e tam o sırada Lambchop albümden bir şarkıyı bedavaya dağıtmaya başladı. Şarkının adı "If I'll Not Die" ve ilk dinlediğim anda Nixon'un kapağıydı zihnimde canlanan, bir de (Wagner'in etkisi olsa gerek) Frank Sinatra.







Albüm 21 Şubatta Yayınlanıyor.